Advert
Advert

KUMANDA RAPORU — THE MENU

Yayınlanma Tarihi : Google News
author

Merve Çakıcı

Birlikte İzliyormuş Gibi

Toplanın Kumanda Raporu okuyucuları. Bu hafta sizlerle gerçekten etkileyici bir öneri paylaşmaya geldim. Yönetmenliğini Mark Mylod’un üstlendiği 2022 yapımı The Menu, gerilim, korku ve kara mizahı aynı potada gösteren oldukça farklı bir film. Yapımın başrollerinde Şef Slowik karakteriyle Ralph Fiennes, Margot rolüyle Anya Taylor-Joy ve Tyler rolüyle Nicholas Hoult yer alıyor.

Hiç şaşmaz, yine geç kalınmış bir öneri olabilir. Ama artık buna alışmış olmanız lazım; çünkü ben bu tür yapımları çok sık izleyen biri değilim. O yüzden bazen keşfetmem biraz zaman alabiliyor. Neyse, kendimi yeterince açıkladığıma göre konuya dönelim.

Size bir soru:
Bir hamburger sayesinde hayatınızın kurtulabileceğini düşündünüz mü?

Ben bugüne kadar hiç düşünmemiştim. Ama The Menu’nün senaristleri bunu düşünmüş.

Filmde geçen ve sosyal medyada sık sık karşıma çıkan bir sahne var. O sahnenin ne kadar kritik olduğunu ancak filmi izleyince anladım.

Şef: Hâlâ aç mısın?
Margot: Evet, öyleyim.
Şef: Ne kadar açsın?
Margot: Açlıktan ölmek üzere.
Şef: Peki, ne yemek istiyorsun?
Margot: Neye sahipsiniz?
Şef: Her şey.
Margot: Biliyor musun, aslında ne istiyorum?
Şef: Söyle bana.
Margot: Bir çizburger.
Şef: Evet, çizburger yapabiliriz.
Margot: Ama gerçek bir çizburger. Süslü püslü, avangart bir saçmalık değil. Gerçek bir çizburger.
Şef: Pekâlâ. Sana çok lezzetli, geleneksel bir çizburger yapacağım.
Margot: Bence yapamazsın.
Şef: Sana hayatında ilk kez çizburger yiyormuşsun gibi hissettireceğim. Hani anne babanın zar zor alabildiği o ucuz olanı.
Margot: Bana göster.

Bu sahne aslında filmin kırılma noktalarından biri. Bir anlamda kurtuluşun sahnesi.

Hikâye, herkesten uzak bir adada bulunan özel bir restoranı ve ünlü bir şefin hazırladığı sıra dışı yemek deneyimini konu alıyor. Bu restorana yalnızca seçkin insanların gidebildiği söyleniyor. Gelen konuklar bu deneyim için oldukça yüksek ücretler ödüyor ve bunu bir ayrıcalık olarak görüyorlar.

Hatta bazıları o kadar sık gelmiş ki kaçıncı ziyaretleri olduğunu bile hatırlamıyor.

Filmi izlemeye başladığımda hikâyenin genç çift üzerinden ilerleyeceğini düşünmüştüm. Ancak olaylar geliştikçe asıl merkezin Şef Slowik olduğunu fark ediyoruz. Onun kuralları, onun sistemi ve onun “askerleri”… yani restoran çalışanları.

Filmin büyük bölümü tek mekânda geçiyor. Gündüz tekneyle yapılan kısa ada gezisinden sonra hikâye tamamen restoranın içinde devam ediyor.

Normalde tek mekânda geçen filmler izleyici için sıkıcı olabilir. Ancak burada durum tam tersine işliyor. Film ilerledikçe gerilim yavaş yavaş yükseliyor ve izleyiciyi sürekli merakta bırakıyor. Her servis edilen yemeğin arkasında ayrı bir hikâye var ve şef ile ekibi bunu adeta bir sahne performansı gibi sunuyor.

İlk bakışta mükemmel görünen konuklar ise film ilerledikçe bambaşka yönlerini gösteriyor. Aslında hiç de göründükleri kadar kusursuz olmadıklarını anlıyoruz.

Filmin görsel dünyası da oldukça etkileyici. Mekân tasarımı ve ışık kullanımı gerçekten başarılı. Başlangıçta romantize edilmiş bir atmosfer var gibi görünse de hikâye ilerledikçe ortam giderek karanlık ve tedirgin edici bir hâl alıyor.

Yakın plan çekimler, kamera açıları ve ışık kullanımı oldukça güçlü. Amerikan yapımlarının bu konudaki ustalığı zaten biliniyor ama bu filmde gerçekten etkileyici bir atmosfer kurulmuş. Renk paleti, sahne tasarımı ve kostümler de aynı derecede başarılı.

Kendimi filmi izlerken gerçekten o restoranda oturuyormuş gibi hissettim. Üstelik o kadar ünlü ve ayrıcalıklı insanın arasında nasıl davranacağımı bilemezdim diye düşündüm. Bu da filmin ne kadar gerçekçi bir atmosfer kurduğunu gösteriyor.

Bence bu yapımı güçlü kılan en önemli şey senaryosu ve temposu. Hikâye tek bir çizgide ilerliyor ama tempo neredeyse hiç düşmüyor. İlk sahneden son sahneye kadar merak duygusunu canlı tutmayı başarıyor.

Film aynı zamanda insanların bencilliklerini, gücü nasıl kötüye kullanabildiklerini ve zekânın nasıl bir silaha dönüşebileceğini de gösteriyor. En önemlisi de mükemmel görünen şeylerin aslında ne kadar kusurlu olabileceğini hatırlatıyor.

İntikam duygusunun insanlara neler yaptırabileceğini baştan sona izliyoruz. Ancak izlerken bunun yalnızca intikam duygusuyla açıklanamayacağını düşündüm. Sanki işin içinde biraz da psikolojik bir kırılma var.

Filmi izlediğinizde ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Çünkü Şef Slowik’in gözlerinin içine baktığınızda aynı anda birden fazla duygu görüyorsunuz.

Her zaman olduğu gibi burada spoiler vermemeye çalışıyorum. Teknik detaylara boğmadan sadece filmin bende bıraktığı hissi paylaşmak istiyorum. Uzun zamandır Amerikan tarzı yapımlar izlemeyen biri olarak, bu film beni gerçekten etkiledi.

Oyunculukların tamamı oldukça güçlü. Her karakterin hikâyeye katkısı var ve bu da filmin bir ekip işi olduğunu net şekilde gösteriyor.

İzlemeyenleriniz varsa mutlaka bir şans verin. Pişman olacağınızı sanmıyorum. İzleyenler varsa da tekrar izlemelerini öneririm; çünkü ikinci izleyişte fark edilen ayrıntılar oldukça fazla.

Benim puanım bu yapım için 10 üzerinden 10.

Siz kaç puan verirsiniz?
Konuşmak istediğiniz başka bir film ya da dizi varsa yorumlarda buluşalım.

Bir sonraki Kumanda Raporu’nda görüşmek üzere.
Kumanda bende.

begendim
0
Begendim
bayildim
0
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar